21 Eylül 2017
Nev-i şahsına münhasır bir varoş ‘Wannsee’
16 Temmuz 2017
Zarif mimari dokunun desteklediği cennet gibi bir doğa manzarası karşısındayım. Keyfimi daha da arttırmak için bol köpüklü bir Alman birası söylüyorum kendime. Tam o sırada karşı kıyıda eskiden Doğu Almanya sınırı olan yeri görüyorum. Ve birden bu cennetin 75 yıl önce altı milyon Yahudi’nin cehennemini yaratan kararın alındığı yer olduğu aklıma geliyor. Berlin tüm güzelliğine rağmen içinde barındırdığı dehşeti belleklerden tamamen silemiyor.

Avrupa metropollerinde yoksul halkın ve işçi sınıfının yaşadığı toplu konutlar varoşlarda üst üste yığılır, caddeler uçsuz bucaksız, sokaklar tenhadır. Berlin’in bu kurallara uyduğu pek söylenemez. Kentin varoşları, Wansee başta olmak üzere, zenginlerin yaşadığı, bahçe içindeki köşklerinde davetler verip sefa sürdükleri mekânlardır.



Koyu ve yoğun yeşilin egemenliğinde bir semt Wansee, gardan çıkar çıkmaz kendinizi yaşlı çınarların, dev atkestanelerinin, göl kıyısında suya uzanan, şairin deyimiyle “Saçlarını suda yıkayan” salkım söğütlerin arasında buluyorsunuz. Ve elbette bira bahçelerinin… Almanca söylemek gerekirse, her sınıftan insanın rağbet ettiği Biergarten’lerin. Wansee’nin en ünlü bira bahçesi ‘Loretta’nın Yeri’. Burada birbirinden güzel, renkli ve çeşitli, uzun ya da geniş bardaklarda köpüren biralardan tadabilir, kalorisine aldırmadan lezzetli sosislerle kızarmış patatesleri, bir kereye mahsus olmak üzere, mideye indirebilirsiniz. Wansee Yazarlar Evi’nde kaldığım yıllarda, sıcak yaz günlerinde ‘Loretta’nın Yeri’ sığınağımdı.

Seferihisar’ın incisi Sığacık



Orada dostlarla ya da benimle söyleşi yapmak isteyen gazetecilerle buluştuğum çok oldu. Çıplak Berlin’i, ardından Şeytan, Melek ve Komünist’i yazdığım günlerdi, nasıl unuturum! Wansee gölü Havel adında dar bir ırmağa dönüşüyor burada, köprünün üzerinden bakıldığında eski malikânelerle yeni yapılar iç içe, uyumsuz da olsa çok kendine özgü, göze fazla batmayan bir mimari doku oluşturuyor. Böylesine yoğun yeşili, bu asırlık çınarlarla koyu gölgeli at kestanelerini, Berlin’in simgesi ıhlamurları, adını bilmediğim başka ağaçları, Brezilya dahil gittiğim hiçbir ülkede görmediğimi belirtmeliyim.




Wansee yeşilin egemenliğinde, ıssız, sakin, dünyanın ucundaymışsınız izlenimi uyandıran bir yer. Bir Avrupa metropolünün, son savaşta yer ile yeksan olmuş Berlin’in banliyösü demeye bin tanık ister. Wansee gölünde günbatımı, Akdeniz’in, dünyanın tüm günbatımlarının bir benzeri belki ama güneş ufukta alçalıp suyun değil ormanın ardından batıyor. Ve dev ağaçların gölgesinde Loretta’nın bira bahçesi, günün son ışıklarıyla aydınlanıyor. Böyle bir ortamda, kocaman bardaklarda köpüren biranın da tadına doyum olmuyor tabii.



Yıllar önce bir süre kaldığım Yazarlar Evi’ne, bu kez Almanya’da yayımlanan Yüzbaşının Oğlu romanımın tanıtımı için döndüm. Döner dönmez de kendimi eski günlerin anısıyla baş başa buldum. O günlerde Wansee dünyayla ilişkisini kesmiş, ormanın içinde kaybolmuş gibiydi. Arka bahçeden bakıldığında iskeleye yanaşmış yolcu gemileriyle yelkenliler ve uzakta, gölün karşı kıyısından başlayan Doğu Almanya sınırı da görünürdü. Duvar, tel örgüleri ve gözetleme kuleleriyle değilse bile, gölün daralıp ırmağa dönüşen kesiminde doğal olarak sürdürüyordu varlığını. Oradan öteye geçmek, Brandenburg Kapısı’nın öte yanına geçmek kadar güç, hatta olanaksızdı. Oysa şimdi, Berlin duvarının yıkılışının ardından, iki Almanya birleşti ve eskinin karabasanlarını anımsayan pek kalmadı.

Hiç kimsenin gidemediği ilginç yerler



Heinrich von Kleist’la sevgilisi Henriette Vogel’in mezarlarını da göl kıyısında çıktığım uzun yürüyüşlerin birinde keşfetmiştim. Bir handa geceledikten sonra, sabahleyin çimenin üzerine uzanmış kahve içerlerken, tabancasının namlusunu önce sevgilisinin kalbine dayayıp ateş etmişti şair, sonra da ikinci kurşunu kendi ağzına sıkmıştı. Tasarlanmış, en küçük ayrıntısına dek düşünülmüş bu eylemin bir bakıma romantik Alman ruhunun karanlık yanını dışa vurduğunu, şairin sonu hep felâketle biten kitaplarına gerçek bir nokta koyduğunu düşünmüştüm. Naziler Yahudi soykırımına da az ilerde, doğanın insanoğluna bağışladığı güzelliklerin (çimen, su, toprak, ağaçlar, çiçekler ve kuş seslerinin) tam ortasındaki bir köşkün salonunda karar vermemişler miydi? ‘Villa Minoux’ denilen o güzelim köşk bir müze bugün. Yirminci yüzyılın en büyük trajedilerinden biri hakkında bilgi edinmek isteyen ziyaretçileri bekliyor.




Wansee yalnız benim değil tüm insanlığın ortak belleğinde şiddeti çağrıştıran bir konuma sahip. Bunu, sözünü ettiğim her iki kitabımda da, kendimce dile getirmeye çalıştım. Ne yaparsanız yapın, ister doğaya, ister kent merkezinden uzaktaki bu sakin sayfiye yerine sığının, Berlin’deyseniz şiddetin anısı bırakmaz peşinizi. Yıkım ve savaş günleri geride kalmış, Hitler bunkerinde intihar etmiş, Spartakistler’in Brandenburg Kapısı’na yerleştirdikleri mitralyöz çoktan paslanmış olsa bile, yirminci yüzyıl gelir burada bulur sizi. Kanlı devrimleri, soykırımları, toplama kamplarıyla yakanıza yapışır. Hele şimdiki gibi yazsa, doğa tüm güzelliği ve cömertliğiyle kendini ele veriyorsa, Wansee’de eski Berlin günlerinin anısıyla baş başaysanız. Neyse ki duvar yıkıldı, başka bir siyasal ortamda yaşıyoruz artık. Ama şiddet azalacağına daha da arttı, nitelik değiştirerek.