25 Eylül 2017
Havasıyla suyuyla, toprağıyla insanıyla ‘Trakya kafası’
Yenal BİLGİCİ ybilgici@hurriyet.com.tr Fotoğraflar: Levent KULU
15 Temmuz 2017
Akademisyen “Biz çocukluktan itibaren kimseye karışmamayı öğreniyoruz” diye anlatıyor. Öğretmen “Burada kadın olmak özgürlük demek” diyor. Gazeteci “İşin sırrının acele etmemek” olduğunu söylüyor. Burası Trakya. Telaşsız, stressiz, hırçınlıktan azade insanlar, hayattan daha çok tat almanın yollarını arayıp buluyor. ‘Trakya kafası’ neden huzur vaat ediyor?

Kırklareli’nin tam ortasında bir ufacık dükkân... Küçük Mustafa’nın köfte salonu... Şimdi kapalı, işletilmiyor. Ama bu dükkânda yaşananlar hâlâ dilden dile anlatılıyor. Burası müşterisine rakı da sunan bir köfteciymiş. Ama sahibinin, alkol yüzünden sesin yükselmesine, insanların hırçınlaşmasına tahammülü yokmuş. Birisi birazcık dengesini mi kaybetti, hooop, bir hakem gibi yanında bitiyormuş Küçük Mustafa. Elinde bir sarı kart! İhtar ediyormuş; “Buraya yakışmaz” diyormuş. Mevzu devam ediyorsa, ikinci sarıdan kırmızı... Maç bitiyor. Bir gün de ceza... O müşteri, cezalı olduğu süre boyunca dükkâna adımını atamıyormuş. Herkes bu kuralları olduğu gibi kabul etmiş; Küçük Mustafa vefat edene kadar da doğrultu değişmemiş. Dükkânda edep erkân, efendilik milim bozulmamış.

Küçük Mustafa’nın dükkânı, Trakya’yı anlamaya başlamak için önemli bir örnek. İstisnaları muhakkak var ama genelde neşeli, hayattan tat almasını bilen, hırçınlıktan ve hırstan azade, acelesiz, bağırtısız, stressiz ama yine de coşkulu bir toplum Trakya halkı. Tatlı bir karışım... Türkiye’de hâkim havanın tansiyonlu olduğu dönemlerde bile bu sakin iklimi üç aşağı beş yukarı koruyorlar. Neşelerinin kaçmaması için ölçünün de kaçmamasına, Küçük Mustafa’nın dükkânı örneğindeki gibi azami dikkat ediyorlar. Gündelik işleyişte sarı kartlar çıkıyor bazen; çoğunlukla da yetiyor bu. Kırmızıya pek rastlanmıyor. Hayat kendi ritminde akıp gidiyor. Trakya kafası işte... Peki havasından mı, suyundan mı, insanından mı geliyor bu kafa?

Bu soruya verilecek çok cevap var. Bu özgün bölgeyi anlama, anlatma çabası İletişim Yayınları’ndan yeni çıkan bir kitapta, Tuncay Bilecen ve İbrahim Dizman’ın editörlüğünü yaptığı ‘Aşrı Memleket - Trakya’nın Renkli Dünyası’nda da öne çıkıyor. Trakya’yı tarihi, coğrafyası, insanı, bir yandan da çelişkileriyle gözler önüne seren kitabın sunumundan şu cümleler, bölgenin renkliliğini de hakkıyla anlatıyor: “Trakya’ya bakışı, bir kaleydoskobu gözüne yaklaştırıp güneşe bakmaya benzer, dense yeridir. Kaleydoskopta bin bir rengin, biçimin, ışığın durumuna göre her seferinde farklı görünmesi nasıl heyecan verir. Trakya da öyledir; kentten kente farklı çizgiler, renkler şaşırtır insanı.”

Torpilli coğrafya

O farklı çizgileri keşfetmek ve şaşırmak için fotomuhabiri Levent Kulu’yla arabaya atlayıp Trakya’nın bağrında dolaşıyoruz. Bir kısa mesafe güzelliği burası. En azından bizim için... İstanbul’un kaosundan kurtulur kurtulmaz başlıyor Trakya. Ama bin defa gelip geçseniz bile buralardan, her defasında şaşırıyorsunuz: Bu kadar sakin, ılıman topraklardan böyle coşkulu bir halk nasıl çıkabilir? Bir de şu soru: Hepi topu 25 bin kilometrekare toprağa bu kadar farklı coğrafi unsur nasıl sığabilir?

O unsurları saymaya başlayalım: Kuzeyde Bulgaristan’a yaslanan sonu gelmez ormanlar, sert yüzlü dağlar, Trakya’nın tüm illerini, Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ve Çanakkale’yi kuşatan iki deniz, hem Karadeniz hem Akdeniz; ne eksen misliyle veren bereketli topraklar, buğday başakları, çeltik tarlaları, bölgenin tüm toprağını dolanan yemyeşil üzüm bağları ve yaz geldi mi yüzünü göklere çeviren sapsarı gündöndüler... Güzele, güzelliğe dair her şeyin fazlasıyla yer aldığı, epeyce torpilli bir coğrafya burası.

Gideriz beya!

Şimdi bu coğrafyanın üzerinde dolanan insana gelelim... İlk söyleyeceğim şey şu: Bu söz konusu insan, bu toprağın üzerinde yavaş yavaş dolaşıyor. Kimsenin acelesi yok. En tipik diyalog iki cümleden ibaret: “Şuraya gidelim mi?” “Gideriz beya.” Gideriz gitmesine de bunu konuştuktan sonra, zaman havada asılı kalıyor. Zamanın çözülmesini beklerken, planlarınız varsa onları aklınızda bir sıraya koyuyor, görülecek ufak tefek işiniz varsa hallediyor, sağa sola söyleyecek kelamınız varsa söylüyor, öylece takılıyorsunuz. Sonra bir şekilde çözülüyor o donmuş zaman. Siz de gideceğiniz yere gidiyorsunuz. İşin tuhafı, gecikmiyorsunuz da. Çünkü 1) Gideceğiniz yer zaten ‘şuracık’ta, 2) Herkes sizin gibi, acele eden yok.

İşin aslı, o kadar acele etmeye de ihtiyaç yok. “İlla var” diyenler, metropollerin çilesini ‘sevmeye’ devam edebilirler. Edirneli gazeteci meslektaşım Emre Sedef’le sohbet ederken bana günde ne kadar süreyi yolda geçirdiğimi soruyor. “Üç saat” diyorum. “İşte bir Trakyalı bunu asla yapmaz” diye yanıt veriyor. “İş bizim için ibadettir ama o kadar uzakta da olamaz. Çok para kazanacağız diye keyfimizden ödün vermiyoruz.” Bunu böyle yazdım ama siz yine de beni çok para kazanacağım diye keyfimden ödün veriyorum sanmayın!

Farklı hallerde tezahür ediyor tabii bu acelesizlik hali. Bazen sever, bazen sevemezsiniz. Keşan’dan binip bir Saros köyünde ineceğiniz otobüsü bekler ha beklersiniz... Yolcunun otobüse binmesini, ağır ağır inmesini... Ama bazen bu sayede siz de o otobüse yetişirsiniz. Çanakkale’nin deniz kenarında inci gibi duran Güneyli kasabasına gidip “Burası bu dünyada bir bana ait işte” deyip huzurla dolar; ama sonra birdenbire fazlaca yalnız hisseder, o kadar ki balıkçıların ağlarını yavaş yavaş sarmasına sinir olabilirsiniz. Trakya’nın dipten akan ama sesi de gürül gürül duyulan temposudur bu. Ancak akşam çöktüğünde rakıya oturulan ama ağır içilen, kendi ritminde bir tempo... Adapte olmak zorundasınız.

Biraz neşe biraz keder hayat böyle geçip gider

Peki bu tempo nasıl oluyor da birdenbire değişiyor? Bir ufacık kapı gıcırtısında nasıl hemen eller havaya kalkıyor, o nazlı adımlar hızlanıyor, gerdanlar kırılıyor? Trakya insanı bu ağır tempodan nasıl fişek gibi bir dansa, çiftetelliye geçiyor ve hiç durmadan oynuyor?

Burada bir çelişki yakaladığımı sanıyordum. Yakalayamamışım! “Bir de şuradan bak” diye kulağımı büküyorlar. Yörenin önde gelen müzik otoritelerinden, şair, öğretmen ve Kırkpınar Marşı’nın da bestecisi Beyazıt Sansı’yı (Beyaz Hoca) dinleyelim. “Müziğimizi tanımlamaya çalışırken ‘dokuz sekiz’ diyorlar... Doğru. Dokuz sekiziz biz. Ama hem oyun havalarımız hem de ağıtlarımız dokuz sekiz. Oyun havaları aslında bir ağıt ama yine de onlarla da oynuyoruz. Düşün bak, ‘Aman bre deryalar kanlıca deryalar...’ Neşeyle hüzün bir arada.”

Trakyalıların mayasında var bu ikili hal. Ama yıpratıcı bir unsur olarak değil; neşeyle kederin birleşimini bir madalya gibi taşıyorlar üzerlerinde. Çocukluktan beri buna alışmışlar. İnsana dair her karışıma alışık oldukları gibi. Yunanistan’dan, Bulgaristan’dan, Makedonya’dan dalga dalga gelen (son dalga 1980’lerin sonunda Bulgaristan’dan) muhacirler, Trakya’nın birçok şehrine karakterini veren, kendilerinden çok şey katan Romanlar, Trakyalıların ‘gacal’ dedikleri yerliler, Anadolu’dan iç göçle, özellikle Çerkezköy-Çorlu sanayi hattına, çalışmaya gelenler...

Çocukluktan beri alışık oldukları bir başka şey de bu karışıma duyulan saygı. Yöresel kültür araştırmaları için Kırklareli’ni köy köy, karış karış dolaşan, Kırklareli Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ali Çakır, kendilerine ilk öğretilenin başkalarının hayatına karışmamak olduğunu söylüyor. “Kimse kimseye karışmaz bizde. Bu özellikle öğretilir. Kadınların hayatı o yüzden daha kolaydır burada. O kadar ki bir genç erkeğin komşu kızına bakması da hoş görülmez. Onlar da kardeşten sayılır.”

Bunun sağlamasını yapmak kolay. Bu mevsimde gece geç saatlerde Kırklareli’nin sokaklarına çıkın. İnsanların gece birlere, ikilere kadar telaşsız ve güvenle, sokaklarda dolaştığını göreceksiniz (Çanakkale’sinden Tekirdağ’ına Trakya’nın diğer kent ve kasabalarında da üç aşağı beş yukarı aynıdır). Kadınların da bu güven ortamından payına düşeni aldığını, gecenin içinde erkekler kadar rahat hareket ettiğini gözleyeceksiniz. Bir de şu var: Sokaklarda hırgüre rastlamayacaksınız.

Belki de Küçük Mustafa’nın düsturu devam ettiğinden... Belki Kırklareli’ndeki bir çay bahçesinde, hemen tepemizde duran bir tabeladan okuduğum uyarı bu yüzden: “Ortamı bozacak hareketlerden kaçınınız.”

Trakya’da ortam güzel gerçekten. Bozulmasın.

SOSYAL AĞIN MERKEZİ

Bir şehrin tüm sosyal ağının merkezinde bir kişi durabilir mi? Edirne’nin en tanınmış ciğerci dükkânlarından birinin sahibi olan, hiç çıkarmadığı kravatı, eksiltmediği neşesi ve Trakyalıların genelinden farklı, hızlı adımlarıyla Bahri Bey (Soyadıyla veya ‘Usta’ gibi lakaplarla anılmıyor, herkes ona ‘Bahri Bey’ diyor) Selimiye Camii’nin hemen karşısındaki mekânından adımını attığı andan itibaren bir ilgi ve selam seliyle karşılaşıyor. Herkesin ona söyleyecek bir sözü var. Herkes onunla derdini, hevesini, müjdesini paylaşıyor. Edirne gibi orta ölçekli bir şehrin tüm tabakalarını birbirine yaklaştıran, toplumsal alışverişi hızlandıran örnek biri Bahri Bey. ‘Trakya kafası’nın, kitabın tam ortasından bir temsilcisi. Bir gününün, bir ayının, bir yılının belgesel olarak çekilmesi lazım.

ROMAN ORKESTRASI

“Onlar da bu bölgenin bir rengi” demek olmaz. Trakya’nın bir sahibi de Romanlar. Ama geleneksel olarak en çok müziği sahipleniyorlar. Dokuz sekizin, dokuzu da sekizi de onlar. Düğünlerde, festivallerde, eğlence yerlerinde klarneti üflüyor, darbukayı çalıyor, tempoyu veriyorlar. Kırkpınar törenleri sırasında da, Romanlardan oluşan bu orkestra, şehre dağılıp havayı canlandırmadan önce Edirne Belediye Binası’nın önünde toplanıyor.

Content Video - Havasıyla suyuyla, toprağıyla insanıyla ‘Trakya kafası’

EDİRNE'NİN ŞAİRİ

Beyazıt Sansı (74), şehrinin tarih ve estetiğini şiir ve müzikle birleştiren, şehrin her önemli noktasına bir dize, bir nota bırakan bir Edirne âşığı. Kırkpınar Marşı’nın bestecisi... Trakya insanının en önemli özelliklerinden birinin altını şöyle çiziyor: “Trakyalının yapısının bir güzel yanı da insanların dini inançlarına kesinlikle karışmamaktır.”

EDİRNE'DE KADIN OLMAK KORKMAMAK DEMEK

Trakya’yı dolaşırken en sık duyduğumuz, kadınların Türkiye’nin geneline göre daha özgür, daha korkusuz yaşadığı... Meriç ilçesinden Gamze Güllü, Edirne’de anaokulu öğretmeni: “Edirne’de kadın olmak, korkmamak demek... Rahat yaşamak, istediğin saatlerde sokakta gezmek demek... Kendini güvende hissetmek demek...”

BURASI ÇOK ÖNEMLİ BİR ÜZÜM VE ŞARAP BÖLGESİ

Tekirdağ’a 12 kilometrede Edirne-İpsala yolunda, antik Barbaros Limanı’nın biraz üzerinde Barbare bağlarındayız. Rüzgârın sarıp sarmaladığı üzümler henüz koruk halinde... Ayçiçek sarısısıyla bağların yeşili birbirine karışıyor. Toskana’yı aratmayan bir manzara. Üstelik ileride deniz de göz kırpıyor. Bağ Evi’nin işletmecisi Erman Eren anlatıyor: “Trakya eskiden göz alabildiğine üzüm bağıymış. Şarap üretimi o kadar ileriye gitmiş ki, Fransa’da üzümler hastalandığında 1860-1870’lerde milyonlarca litre şarap gitmiş buradan. Çok önemli bir üzüm ve şarap bölgesi Trakya. Zaten aşağıdaki antik limandan da şarap gönderiliyorumuş.”

Ne ekerseniz çok iyi sonuç aldığınız verimli topraklar buralar... Sütü, yoğurdu, peyniri, eti üst düzey. Üzümü de öyle... Bir süredir, Trakya’da bağcılık butik girişimlerle yeniden yaygınlaşıyor. Uluslararası kalitede şarap üreten firmalar var. Chateau Mont-Redon’dan getirdiği Cabernet Sauvignon, Merlot, Syrah, Grenache ve Mourvedre fideleriyle Barbare şaraplarının üretildiği Barbare bağları da bu girişimlerin arasında. “Bölgede çok güzel yerel üzümler yetişiyor aslında: Kınalı yapıncak, papazkarası, karasakız... Ama şarap üretimi uzun süre için terk edildiğinden, üzümlerin bu alandaki kalitesi düşmüş. Yeniden canlandırılması gerekiyor. Bu doğrultuda çok iyi çalışan firmalar da var.” Eren, Tekirdağ’daki Bağcılık Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü’nün Türkiye’de var olan 157 üzüm cinsine ulaşıp örnekler bulduğunu da söylüyor: “Bu çok önemli bir rakam. Fransa’daki rakam da 250 civarında zaten.”

TARLADAN MANDIRAYA


Fotoğraflar: Ali Çakır

Kırklareli Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ali Çakır, yörenin yemek kültürünün inceliklerini ortaya çıkarmak için Trakya’yı dolaşıyor. Edirne’de çeltik ekimi (solda). Kırklareli’nde mandırada Trakya beyazpeyniri üretimi.

ŞEN MEMLEKET

Festivaller açısından Türkiye’nin en verimli, en coşkulu bölgesi Trakya. İlkbahardan sonbahara dek bir kutlama yağmuru var. Hıdrellez’de düzenlenen Kakava Şenliği ülkenin en renkli gösterilerini içeriyor. Bugün başpehlivanın belli olacağı Edirne’deki Kırkpınar Yağlı Güreşleri, Osmanlı’yla Cumhuriyet’i birbirine bağlıyor. Eski isimlerinden biri Lozengrad (Üzüm şehri) olan Kırklareli’nde eylül aylarında yapılan Bolluk, Bereket, Hasat ve Bağbozumu Şenlikleri cıvıl cıvıl görüntülere sahne oluyor. Nihayet Kırklareli’nin Pehlivanköy ilçesinde yine eylül aylarında 1910 yılından beri düzenlenen, fotoğrafçılar için bulunmaz ‘Pavli Panayırı’, Türkiye’nin en eski panayırı unvanını taşıyor.

BEŞ ORTAK ÖZELLİK

Ataları Kosova’dan Türkiye’ye göçen Edirne Belediye Başkanı Recep Gürkan, göçmenlerin bir önceki ülkelerinde özellikle dinlerine sahip çıktıkları için çok ciddi bedel ödeyen insanlar olduğunu anlatıyor. “Buna rağmen bizleri dine çok bağlı olmadığımız yönünde eleştiriyorlar, bunca bedel ödeyen göçmenleri... ” Gürkan’a göre Trakyalılar beş noktada birleşiyor: “Din, dil, anavatan bilinci, bayrağa bağlılık ve Atatürk’e bağlılık.”

DAHA GÜZEL MANZARA OLUR MU?

Bir otomobil yolculuğu için daha güzel bir manzara olabilir mi? Her iki yanınızda sıra sıra ayçiçekleri... Ya da günebakanlar... Ya da gündöndüler... Hangi ismi kullanırsanız kullanın, güzellik baki. Türkiye’nin ayçiçeği ekiminin yüzde 75’i bu topraklarda yapılıyor. Büyüyüp serpiliyor, temmuzda en büyüleyici, masalsı hallerine ulaşıyorlar. Bir üzücü not: Bizim gibi otomobille geçip gidenlere hava hoş ama bu sene Trakya’ya biraz mutsuzluk sızdıysa o da günebakan tarlaları arasından sızdı. ‘Köse’ hastalığının vurduğu çiçekler verimi yüzde 50’ye kadar düşürdü.

SİNAGOG ADIMI

Bu birbirine karışmayan, herkesin kendi yolunda yürüdüğü mutlu insanlar tablosunda huzursuzluk verici bir soru işareti: Keşan’dan Uzunköprü’ye, Tekirdağ’dan Çanakkale’ye, Trakya’da yaşayan 13 binden fazla Yahudi neden ülkeden ayrıldı? Sinagogları neden harabeye döndü? Bu soruların cevabıyla yüzleşmek de Trakya insanının görevi. 2015 yılında restore edilerek yeniden hizmete açılan Edirne Büyük Sinagogu, bu yönde önemli bir adım.

GÖÇMENLER DİYARI

Tuncay Bilecen, ‘Aşrı Memleket’te muhacirliği şöyle anlatıyor: “Muhacirlik bir türlü iyileşmeyen bir yara gibidir. Zamanla kabuk tutan bu yara, yerleşilen yerde yaşanılan her sorunda yeniden ve yeniden kanamaya devam eder.” Trakya’da kime sorsanız benzer cevap alırsınız: “Dedemin ailesi 1924’te Selanik’ten kalkmış, Edirne’ye yerleşmiş.” “Biz Bulgaristan’dan gelmişiz...” “İşte, Rodop’un eteklerinden...” Kırcaali’den, Karacaova’dan, Tırnova’dan, Resne’den... Herkes Balkanlar’daki köyünden, yöresinden geleneğini göreneğini, kültürünü getirmiş... Genetik özelliklerini de... İşte sarı saçları, yeşil gözleriyle bir muhacir kızı... 18 yaşındaki Kader Üstünalp, Bulgaristan’dan gelen göçmen kuşağının son temsilcisi. Terzidere, Kofcaz’da ailesiyle yaşıyor. Bu sene üniversite sınavına girecek olan Üstünalp’e göre Kırklareli çok iyi ama soğuğu biraz kötü!