19 Ocak 2018
Gerçeği bilseniz, bu filmi sert bulmazdınız
12 Ocak 2018
Onur Saylak’ın ilk uzun metraj filmi ‘Daha’ vizyona girdi. Saylak, filmin senaryosunu Hakan Günday’ın aynı isimli romanından yola çıkarak yazarla birlikte yazdı. Şiddetin nesilden nesle aktarılmasını, Suriyeli mültecileri Avrupa’ya götüren umut tacirleri üzerinden anlatan filmi yönetmeniyle konuştuk.

 

Yönetmenlik yapmak istediğinizi ne zaman fark ettiniz?

- Tiyatro okurken ufak bir eğilim vardı. Hocalarım da “Bir şeyler yap” derdi ama ben hep uzak durdum. Sonra ‘Sonbahar’ vesilesiyle -o müthiş film- sinemayla tanıştım. Ve çok sevdim. 34-35 yaşından beri yapsam mı yapmasam mı düşüncesi vardı. 40 yaşına geldiğimde, artık bir cesaret yapmaya karar verdim. “Olmadı, evde oturur, kendim izlerim” dedim.

Ama buna gerek kalmadı. Kısa filminiz ‘Orman’ da, ilk uzun metrajınız ‘Daha’ da çok ilgi gördü...

- ‘Orman’ festivallerle küçük bir dünya turu attı. ‘Daha’ da 30’a yakın festivalde gösterildi, birçok ödül aldı. Yurtdışında çıkan eleştiriler muazzam. Amerika’da vizyona giriyor. Fransa’da bir internet kanalına satıldı. E ilk film için daha ne olsun?

Fizik ve kamu yönetimi okuduktan sonra direksiyonu oyunculuğa kırmak kadar radikal bir geçiş değil ama… Yine de endişeleriniz var mıydı oyunculuktan yönetmenliğe geçerken?

- Açıkça söyleyeyim; korktum. Bir hayal kuruyorsunuz. Onu gerçekleştirememe korkusu vardı bende de. “Bunu nasıl aştın” dersen… Setten önce her şeyi santim santim hesaplayarak… Bir de ne istediğimi çok iyi biliyordum. Şiddetin nesilden nesile aktarılmasıyla ilgili bir şey yapmak vardı kafamda. Özellikle baba olduktan sonra bu konudaki algılarım daha da açıldı.

Tek bir cümle için sabahlara kadar konuştuk

Türkiye’nin önde gelen yapım şirketleriyle çalışmışsınız bu filmde. Gişe rekorları kıracak bir film değil ‘Daha’. Nasıl ikna ettiniz onları?

-  Film için konuşmaya başlamadan önce, “Merhaba”nın ötesinde bir diyaloğumuz yoktu. Ama o isteği, enerjiyi gördüler sanırım.

Hakan Günday’la nasıl kesişti yolunuz?

- DOT Tiyatrosu’ndan tanışıyorduk. Ben bu yolu yürümek istediğime karar verdiğimde telefon ettim. Hakan’la dünyalarımız benziyor çünkü...

Nasıl bir dünya sizinki?

- Öfkeli. Vasatın yüceltilmesine, aklın, kalbin arkaya itilmesine, koca bir yalan balonu yaratılmasına karşı bir öfkemiz var. Bir şeyler söylemek istiyoruz...

Yazarlar kitaplarını pek kolay emanet edemezler yönetmenlere. Kaldı ki Hakan Günday çok ciddi hayran kitlesi olan bir yazar. Nasıl ikna ettiniz onu?

- Kendimi çok şanslı hissediyorum; bir laneti bozdum: Sonunda Hakan Günday’ın bir romanı beyazperdeyle buluştu. Bugüne kadar pek çok kez kitaplarının filmini yapmak istemişler ama bir türlü gerçeklememiş. “‘Daha’yı çekelim mi” diye de ben gitmedim ona. Birlikte bir kısa film yaptıktan sonra o gelip, ‘Daha’yı yapabilir miyiz sence” dedi. Beraber üretmekten çok keyif aldık karşılıklı olarak.

Kavga ettiniz mi filmi çekerken?

- Çok tartışıyoruz. Tek bir cümle için sabahlara kadar konuştuğumuz oluyor. Ama orta yolu buluyoruz. Zamanla birlikte bir üslup geliştireceğiz. Yapa yapa; dördüncüde, beşincide rengimiz belli olacak.


‘Daha’, Adana ve Malatya film festivallerinde, İstanbul’da düzenlenen 54’üncü Ulusal Yarışma’da büyük ödülleri aldı.

 

Filmde duyduğun o çığlıklar gerçek

Kısa filminizdekine benzer bir konuyu ele alıyor  ‘Daha’… Suriyeli mülteciler… Neden ilginizi çekiyor bu konu?

- Şu anda Türkiye’de Sadece Suriye’den üç milyonu aşkın göçmen var. Gelecekleri belli değil. Umut peşindeler. Bir de onlara umut satan tacirler var. Bu hangi insanı etkilemez? Bu toplumun en büyük sorunu şu; dünü unutuyoruz. O yüzden herkes istediğini yapabiliyor. Geldiğimiz noktada, filmde Gaza’nın ekrana bakması gibi; bir ekrandan rakamların geçip gitmesini izliyoruz, şu kadarı gelmiş, bu kadarı ölmüş… Oysa her biri ayrı bir hikâye.

Altın Palmiye alan ‘Kare’, Haneke’nin son filmi ‘Mutlu Son’, geçen yılın önemli filmlerinden ‘Umudun Öteki Yüzü’ göçmen sorunun ele alan filmlerdi. Nasıl buldunuz onları?

- Çok iyi filmler. Ama bizimkinin şöyle bir farkı var;  bizim filmimiz göçmenlerin entegrasyonu üzerine değil. Biz onları insan tacirlerini anlattık. Bu yüzden de yurtdışı festivallerinde izleyenler çok şaşırdılar. Ve filmi çok sert buldular. Ben de şunu söyledim, “Gerçeği bilseniz, bu filmi sert bulmazdınız”. Biz sahillerimize vurmuş üç yaşında bir bebek gördük. Bundan daha sert bir şey olabilir mi? O yüzden bana göre hiç sert değil bu film. Ben daha sertini yapmak isterdim. Daha sonraki filmlerde oraya doğru gideceğim. Bir de bizim filmde yine diğerlerinden farklı olarak çiğ bir şeyler var; kamera kullanımı, mekânlar… Bunun yarattığı o zımpara etkisini seviyorum.

Ajitasyondan uzak durdum

Filmde oynayanların arasında gerçekten Suriyeli mülteciler var mıydı?

- Gördüğünüz Suriyelilerin çoğu mülteci. Sadece aralarında benim birkaç tane okul arkadaşım var. 130’a yakın göçmen vardı filmde. Sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla iletişime geçtik onlarla. Hepsini oyuncu olarak filme dahil ettik. Bu filmin en gerçek anı, göçmenlerin tekneye koştukları andır. O sabah beşe kadar ışığı bekledik. İstediğimiz mavilik oluştuğu anda onlarla beraber koşmaya başladı kamera. O duyduğun çığlıklar gerçek. Sonradan öğrendik ki hiçbiri yüzme bilmiyormuş. O yüzden çocuklar suya girmek istemiyor...

Bütün bunların vicdani bir yükü var mı? Film için; yüzme bilmeyen insanları o suya sokmak, gerçekten öyle bir yerde kapalı kalmış birini tekrar o karanlığın, havasızlığın içine bırakmak…

- Filmde ajitasyondan uzak durdum. Olabildiğince mesafeli bakmaya çalıştım. Çünkü zaten ben onları değil, daha çok onları o botlara koyup gönderenleri biliyorum. Bu sebeple göçmenlerin dünyasına üstten bir bakış getirmemeye çalıştım. O yüzden fondalar... İçlerine girmedim, dışarıdan gözlemledim.

Nasıl buluyorsunuz Türkiye’nin Suriye politikasını?

- Türkiye’nin değil, dünyanın bu konuya dair politikasını kötü buluyorum. Bu insanlar herhangi bir pazarlık konusu olacak durumda değiller. Birçoğu mülteci statüsünde de değil Türkiye’de. Hep şunu soruyorum; şu anda çocuk olanlar, gençler 10 yıl sonra “Benim bu hayattaki payım ne” demeyecekler mi? Doğru düzgün eğitim alamıyorlar. Yapılacak çok iş var. AB’nin riyakar tavırlarına çok karşıyım. Belirli sayıda insan alacaklarını açıkladıklar. Ve içlerinden seçerek! Avukat, mühendis, doktor… Bunu bir insan pazarına dönüştürdüler. İnsanlık adına çok acı...

Doğru oyuncuya doğru rol

Şiddetin nesilden nesle aktarılması konusuyla ilgilendiğinizi söylemiştiniz. Çözebildiniz mi? Nasıl oluyor da çok kötü bir ailede büyüyen çocuk iyi de olabiliyor, anne-babası gibi kötü de…

-  Çözülemeyen bir şey bu. Şiddetin tanımını yapmak da zor. Yalan bile şiddetin bir türü bence. Dönüp dolaşıp iş aileye geliyor ama gazeteden, televizyondan aldığın bir şiddet var. Şiddetin yüceltildiği bir dünyada yaşıyoruz. 40 yaşındayım, ömrümde ne bir fiske attım ne de bir fiske yedim. İnsanın o noktaya nasıl geldiğini, neden beynini değil de kas gücünü kullanmayı seçtiğini hâlâ anlayabilmiş değilim. Günlük yaşamımız şiddetle dolu. Kalabalık şehirlerde yaşıyorsun, ekonomik olarak zorlanıyorsun, özgür değilsin, yarınını bilmiyorsun. Bunları üst üste koyduğun zaman zaten sabah sinirli uyanıyorsun. Çok normal. Peki şiddeti nasıl aşağı çekeceğiz? İletişim kurarak, empati yaparak, birbirimize dokunarak...

Filmin bir diğer ana damarı da bir baba-oğul mücadelesi. Kişisel tarihinizde benzer bir mücadele var mı?

- Yok, benim babam dünya tatlısıdır.

Siz de bir babasınız artık… İkizler kaç yaşında oldu?

- Altı. Sorumluluk gerektirse de nefis bir şey baba olmak…

Filmde onların anneleri, eski eşiniz Tuba Büyüküstün de oynuyor…

- Evet.

Tuba Hanım, hem Türkiye’de hem de Türkiye’deki yapımları yakından takip eden ülkelerde bir star. Nasıl dahil oldu bu filme?

- Filmin kastını oluşturmak çok önemli. Büyük bir denge ve uyum yaratmak gerekiyor. Doğru rol, doğru oyuncuyla buluştuğunda seyir zevki inanılmaz oluyor. Bence ‘Daha’da da oyunculuklar oldukça başarılı...


İkiz çocukları bulunan Tuba Büyüküstün-Onur Saylak çifti, 5 Haziran 2017’de boşanmıştı.

Yazın denize atlayıp çığlık attığımda hepsi geçecek

Yakın zamanda yine Hakan Günday’la birlikte bir de dizi çekeceğinizi okuduk. Nasıl bir proje olacak?

- ‘Şahsiyet’in çekimleri yakında başlayacak. puhuTV için hazırlıyoruz. Özel bir hikâye. Haluk Bilginer, Cansu Dere ve Şebnem Bozoklu şimdilik size söyleyebileceğim isimler…

Kanal D’de yayımlanan ‘Vatanım Sensin’den ayrılacağınız doğru mu peki?

- Şu anda çekimlerim devam ediyor.

‘Arzu Tramvayı’ oyunu nasıl gidiyor?

- Çok iyi gidiyor. Şahane bir kadroyla çok keyifli bir iş yapıyoruz.

Günlük programınızı merak ediyorum; film, diziler, tiyatro...

- Biraz fazla bölündüm, farkındayım. Uyuyacak vakit bulamıyorum. Ama yazın denize atlayıp çığlık attığımda hepsi geçecek.